CUMHURİYET AYDINLANMAYI GETİRDİ, PEKİ İNSAN KENDİ KARANLIĞINDAN NE KADAR ÇIKABİLDİ?
Cumhuriyet’in 103. yılını kutladığımız şu günlerde, toplumun geldiği noktaya baktığımda, insanın yalnızca ne kadar ilerlediğini sorgulamanın yeterli olmadığını düşünüyorum. Bir de ilerlediğimizi sandığımız bu yolculukta neleri geride bıraktığımıza, hangi değerlerden uzaklaştığımıza ve bütün bunları hangi gerekçelerle kendimize kabul ettirdiğimize bakmamız gerekiyor. Çünkü bir toplumun elindeki imkânların artması, o toplumda yaşayan insanların bilinçlerinin de aynı ölçüde geliştiğini göstermiyor.
Atatürk’ün öncülüğünde kurulan Cumhuriyet, bu topluma aklın, bilimin, eğitimin, özgür düşüncenin, eşit yurttaşlığın ve insan onurunun gelişebileceği büyük bir kapı açtı. Ne var ki aradan geçen 103 yılın ardından, bazı insanların bütün bu değerleri çok iyi bildiğini sanırken gündelik yaşamlarında onların anlamından ne kadar uzaklaşabildiğini görüyoruz.

İnsanların bir kısmı artık doğru olana ulaşmaktan çok haklı görünmekle, öğrenmekten çok biliyor görünmekle, değer üretmekten çok değerli görünmekle ilgileniyor. Bir başkasının emeğini küçümseyerek kendi yetersizliğini gizlemeye, başkalarının yanlışlarını konuşarak kendi yanlışlarıyla yüzleşmekten kaçınmaya, sürekli yeni çevreler ve yeni kimlikler edinerek kendilerine yeni bir itibar oluşturmaya çalışabiliyorlar.
Üstelik bütün bunları yaparken ahlaktan, dürüstlükten, sevgiden, farkındalıktan, özgürlükten ve insanlıktan söz edebiliyorlar.
İnsanlığın en acı yoksulluklarından biri, insanın kendi değer kaybını fark edemeyecek kadar kendisine hayran olmasıdır.
Bazı insanlar için yaşam, kendi varoluşlarını anlamaya çalıştıkları bir yolculuktan çok, kendilerini sürekli haklı çıkaracakları bir sahneye dönüşmüş durumda. Yaşanan her olayda anlatacakları yeni bir hikâye, yaptıkları her yanlış için gösterecekleri başka bir sorumlu, karşılarına çıkan her gerçekle ilgili üretecekleri yeni bir savunma bulunuyor. Kendi menfaatleri söz konusu olduğunda doğrularını değiştirebiliyor, çevreleri değiştiğinde geçmişlerini yeniden anlatabiliyor, bir zamanlar eleştirdikleri davranışları yeni koşullarda kendileri sergileyebiliyorlar.
Bir insanın düşüncelerinin değişmesi elbette gelişimin bir parçasıdır. Ancak değişen düşüncelerinin sorumluluğunu üstlenmek yerine her defasında yeni bir haklılık hikâyesi oluşturması, insanın kendi vicdanıyla kurduğu ilişkiyi sorgulamamızı gerektirir.
Çünkü insan bir süre sonra çevresindekileri ikna etmekten daha tehlikeli bir noktaya ulaşabilir: Kendi anlattıklarına inanarak kendisiyle yüzleşme ihtiyacını kaybedebilir.
İşte Cumhuriyet’in aydınlanma anlayışının insan yaşamındaki önemini burada görüyorum. Özgür düşünce, yalnızca başkalarının düşüncelerini eleştirebilmek değildir; insanın kendi düşüncesinin yanlış olabileceğini de kabul edebilmesidir. Aklını kullanmak, yalnızca kendisini haklı çıkaracak gerekçeler üretmek değildir; kendi gerekçelerinin ne kadar doğru olduğunu da sorgulayabilmektir.
Kendisini her durumda haklı gören, eleştiriyi düşmanlık olarak algılayan ve kendi yanılgılarıyla karşılaşmamak için sürekli yeni açıklamalar üreten insanın özgür düşünceden ne anladığını sormak gerekir. Çünkü insanın zihnindeki en güçlü esaretlerden biri, kendisinin yanılabileceğini kabul edememesidir.
Bugün bunun çok düşündürücü örneklerini eğitim, kişisel gelişim, koçluk, mentörlük ve ruhsal çalışmalar alanlarında da görüyoruz. Birkaç günlük eğitimle kendisini uzman ilan eden, birkaç deneyimle başkalarının yaşamında otorite kurabileceğini düşünen, sosyal medyada karşılaştığı bilgileri derin bir birikim gibi sunan, henüz kendi sorularına yanıt bulamamışken başkalarının yaşamına yön vermeye çalışan insanlar var.
Bir gün guru, ertesi gün koç, sonra mentör, ardından şifacı, eğitmen, filozof, hoca, üstat…
İnsan kendisine yeni unvanlar bulmakta gösterdiği yaratıcılığı, o unvanların gerektirdiği bilgiye, emeğe, araştırmaya ve sorumluluğa yöneltseydi, belki de gerçekten gelişmeye başlayacaktı.
Bir insanın kendisini bilge olarak tanıtması birkaç saniye sürer; bilgeliğin gerektirdiği derinliğe ulaşmak ise bazen bir ömürdür.
Cumhuriyet’in eğitim anlayışının temelinde bilgiye ve öğrenmeye verilen değer bulunur. Bilim, sorgulamayı; eğitim, emeği; liyakat ise yetkinliğin sorumluluğunu gerektirir. Bunların yerine gösterişi, pazarlamayı ve kolay kazanımları koyduğumuzda, yalnızca mesleklerin saygınlığını zedelemiyoruz; geleceğin insanlarına emeğin gereksiz, görünürlüğün yeterli olduğu yanılgısını da aktarabiliyoruz.
Beni düşündüren, bu anlayışın insanın ruhsal arayışına hizmet etmesi gereken alanlarda da kendisine yer bulması.
Maddi dünyanın esaretinden özgürleşmeyi anlatırken yaşamındaki ilişkileri maddi menfaatlerle şekillendiren, sevgiden söz ederken çevresinde ayrışmalar oluşturan, birlik bilincini anlatırken insanları birbirlerine karşı konumlandıran, alçakgönüllülüğü öğretirken başkalarını küçümseyen insanların hangi bilinç düzeyinden söz ettiğini merak ediyorum.
Kendi bencilliğini öz sevgiyle, duyarsızlığını özgürlükle, menfaatini hizmetle, kibrini bilgelikle açıklayan bir insanın öncelikle bu kavramların anlamıyla yeniden tanışması gerektiğine inanıyorum.
Çünkü kibir, insanın kendisini başkalarından üstün görmesinden daha derin bir yoksulluktur; kendi eksiklikleriyle karşılaşmayı gereksiz bulacak kadar kendisini tamamlanmış sanmasıdır.
Bencillik de yalnızca kendi ihtiyaçlarını önemsemekle sınırlı değildir. Başka insanların zamanını, emeğini, güvenini, duygularını ve yaşamlarında taşıdıkları sorumlulukları kendi beklentilerinin gerisinde görmeye başladığında insan, çevresindeki insanları fark etmeden kendi çıkarlarının araçlarına dönüştürebilir.
Duyarsız bir menfaatçi için başkalarının yaşadıkları, kendisini etkilemediği sürece önem taşımayabilir. Ancak aynı insan, kendi beklentisi karşılanmadığında adaletten, saygıdan ve insan haklarından söz etmeye başlayabilir.
İnsanın yalnızca kendisine yapılan haksızlığı görebilmesi, adalet duygusunun geliştiğini göstermez. Adalet, başkasının hakkını da kendi hakkı kadar önemli görebildiğinde anlam kazanır.
Cumhuriyet’in hukuk önünde eşitlik ve yurttaşlık anlayışını gündelik ilişkilerimizde de düşünmemiz gerekiyor. Kendi çevremizden birinin davranışını mazur görürken aynı davranışı başkasında ahlaksızlık olarak nitelendirmek, yakın olduğumuz insanları korumak adına gerçeği görmezden gelmek, asılsız anlatıları sorgulamadan yaymak ve kişisel menfaatlerimiz doğrultusunda taraflar oluşturmak, toplumun birbirine duyduğu güveni aşındırır.
İnsanların yüzlerine söyleyemediklerini arkalarından konuşabildiği, kendi tarafının yanlışlarını görmezden gelirken başkalarını yargılayabildiği, insan onurunu savunduğunu söyleyip başkalarının itibarını zedeleyebildiği bir ortamda, Cumhuriyet’in eşitlik ve adalet değerlerinin gündelik yaşamda ne kadar karşılık bulduğunu sorgulamamız gerekiyor.
Daha da düşündürücü olan, bazı insanların bir çevrede bu davranışları nedeniyle güven kaybettiklerinde sorumluluk üstlenmek yerine kendilerine yeni bir çevre oluşturmalarıdır. Yaşananları yeni tanıştıkları insanların beklentilerine uygun biçimde yeniden anlatarak, geçmişteki tutarsızlıklarını yeni haklılık hikâyeleriyle açıklayarak kendilerine yeni bir kimlik inşa edebiliyorlar.
Oysa insanın bulunduğu çevreyi değiştirmesi, kendi bilincini değiştirdiği anlamına gelmiyor. Yeni insanların kendisine duyduğu ilgi, eski davranışlarının sonuçlarını ortadan kaldırmıyor. Kendisini yeniden tanıtması, geçmişte üstlenmediği sorumlulukları hükümsüz kılmıyor.

İnsan, kendi gerçeğinden kaçmak için ne kadar uzağa giderse gitsin, gittiği her yere kendisini de götürür.
Bütün bu davranışların üzerine bir de maddi başarıyı yerleştirdiğimizde, içinde bulunduğumuz değer karmaşası daha belirgin hale geliyor. Bazı çevrelerde insanın değeri, ne kadar kazandığı, kaç kişiye ulaştığı, hangi unvanları taşıdığı ve ne kadar görünür olduğu üzerinden ölçülüyor. Bilgi, emek, vicdan, dürüstlük, sorumluluk ve insan onuru ise bu göstergelerin gölgesinde kalabiliyor.
Maddi imkânların artması elbette insan yaşamına katkı sağlayabilir. Üretmek, kazanmak, gelişmek kıymetlidir. Ancak insan kendi başarısını yalnızca kazandıklarıyla tanımlamaya başladığında, o kazançlar uğruna nelerden vazgeçtiğini fark etmeyebilir. Bir insanın ekonomik açıdan güçlenmesiyle insani açıdan olgunlaşması arasında kendiliğinden oluşan bir ilişki bulunmuyor.
Bir insanın çok şeye sahip olması mümkündür; sahip olduklarının arasında vicdan, duyarlılık ve alçakgönüllülük bulunmayabilir.
Şimdi bütün bunları Cumhuriyet’in 103. yılında düşünelim.
Atatürk’ün fotoğrafları paylaşılıyor, özgürlükten, eşitlikten, bilimden, eğitimden, çağdaşlıktan ve aydınlanmadan söz ediliyor. Cumhuriyet’in kazanımlarına içtenlikle sahip çıkan, bilgiye saygı duyan, emeğiyle toplumun gelişimine katkıda bulunan çok kıymetli insanlar var. Onların varlığı, ülkemizin geleceğine ilişkin umudumu koruyor.
Bunun yanında, Cumhuriyet’in değerlerini kutlarken günlük yaşamlarında bu değerlerle ne kadar çelişebildiklerini sorgulamayan insanların da bulunduğunu görüyoruz.
Bilimi savunurken bilimsel bilgiye saygı duymamak, eğitimin öneminden söz ederken öğrenmenin gerektirdiği emeği küçümsemek, eşitliği kutlarken kendisini başkalarından üstün görmek, adaleti savunurken kendi menfaatleri için haksızlığa sessiz kalmak, insan onurunu savunurken başkalarının itibarına karşı duyarsız olmak…
Bütün bunların Cumhuriyet’in aydınlanma anlayışıyla ilişkisini yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Cumhuriyet’i kutlayan insanın, Cumhuriyet’in kendisine kazandırdığı değerlerin sorumluluğunu da üstlenmesi gerekmez mi?
Çünkü Cumhuriyet’in değeri yalnızca geçmişte elde edilmiş kazanımlardan oluşmuyor. O kazanımların insanın düşüncesinde, davranışlarında, toplumsal ilişkilerinde ve geleceğe karşı sorumluluğunda ne kadar yer bulabildiği de önem taşıyor.
Atatürk’ün öncülük ettiği Cumhuriyet devrimleri, aklın ve bilimin rehberliğinde toplumun gelişmesine yönelik büyük bir dönüşümün kapısını açtı. Bu dönüşümün geleceğe taşınması, insanların yalnızca bu değerleri bilmesiyle sınırlı kalamaz. Sorgulamayı, öğrenmeyi, farklı düşüncelere saygı duymayı, liyakati önemsemeyi, adaleti kişisel ilişkilerin üzerinde tutmayı ve toplumsal sorumluluk üstlenmeyi de gerektirir.
İşte burada çocuklarımızın ve gençlerimizin geleceğini düşünmeden edemiyorum. Bilginin yerini gösterişin, emeğin yerini kolay kazanımların, toplumsal duyarlılığın yerini kişisel menfaatlerin aldığı bir çevrede büyüyen gençler, başarıyı hangi ölçütlerle değerlendirecek? Sürekli yeni unvanlarla kendisini tanıtan insanları gördüklerinde öğrenmenin ve derinleşmenin değerini nasıl anlayacak? Kendi yanlışını kabul etmek yerine başkalarını suçlayan insanların takdir edildiği ortamlarda sorumluluk almanın anlamını nasıl kavrayacak?
Bir toplumun geleceği, yalnızca çocuklarına anlattığı değerlerle şekillenmiyor; o çocukların çevrelerinde hangi davranışların normal kabul edildiğini gözlemlemeleriyle de şekilleniyor.
Bu nedenle bugün üzerinde düşünmemiz gereken mesele, yalnızca kaç insanın eğitim aldığı, kaç etkinliğe katıldığı, kaç sertifika edindiği ya da kaç kişinin kendisini geliştirdiğini söylediği değildir. İnsanların öğrendikleriyle ne yaptığını, o bilgiyi hangi sorumlulukla kullandığını, başka insanların haklarına, emeğine ve onuruna nasıl yaklaştığını da sorgulamalıyız.
Çünkü eğitim, insanın kendisini başkalarından üstün görmesi için kullanıldığında, sahip olduğu bilgi onun kibrini besleyen bir araca dönüşebilir. Oysa aydınlanmanın insanı götürmesi gereken yer, kendi yanılabilirliğinin farkına varabildiği bir bilinçtir.
Ben Cumhuriyet’in geleceğinde, sahip olduğu unvanlarla başkalarının üzerinde otorite kurmaya çalışan insanların çoğalmasını değil, bilgisi arttıkça sorumluluğunun da arttığını fark eden insanların çoğalmasını önemsiyorum. Kazandığı parayla kendisini başkalarından değerli görmeyen, maddi imkânlarını insanlığını kaybetmeden geliştirebilen, kendisinden farklı düşünenleri dinleyebilen, yanlış yaptığında sorumluluk alabilen, başka insanların emeğine ve varlığına saygı duyabilen insanların oluşturduğu bir toplumu düşünüyorum.

Bir insanın başkasının başarısından rahatsızlık duymadan kendi yolunda ilerleyebilmesi, bilmediğini öğrenmeye istekli olması, kendi menfaatleriyle vicdanı karşı karşıya geldiğinde dürüstlüğünü koruyabilmesi ve başkalarının haklarını kendi hakları kadar önemseyebilmesi, Cumhuriyet’in değerlerinin toplumsal yaşamda karşılık bulabilmesi açısından son derece kıymetli.
Bunun için önce bazı alışkanlıklarımızla yüzleşmeye ihtiyacımız var. Başkalarını eleştirirken kendimizi sorgulamaktan kaçınma alışkanlığımızla, kendi haklılığımızı gerçeğin önüne koyma eğilimimizle, sahip olduklarımızı insan olarak taşıdığımız değerlerle karıştırmamızla ve başkalarının eksiklikleri üzerinden kendimize üstünlük oluşturmaya çalışmamızla…
İnsanın bunları görebilmesi kolay olmayabilir. Çünkü kendi bencilliğini kabul etmek, kendi kibrini fark etmek, başkalarına karşı duyarsız kaldığını anlamak ve zaman zaman menfaatleri uğruna değerlerinden uzaklaştığını görmek, insanın kendisi hakkında oluşturduğu olumlu düşüncelerle yüzleşmesini gerektirir.
Ne var ki bu yüzleşmeyi gerçekleştirebilen insanın önünde çok kıymetli bir imkân açılır: Kendisini gerçekten değiştirebilmek.
İnsan, başkalarını suçlamak için harcadığı enerjiyi kendi sorumluluğunu anlamaya yönelttiğinde, ilişkilerinde yeni bir derinlik keşfedebilir. Kendisini sürekli haklı çıkarmaya çalışmaktan vazgeçtiğinde, öğrenebileceği çok daha geniş bir dünya olduğunu fark edebilir. Başkalarının değerini kabul ettiğinde, kendi değerinden hiçbir şey kaybetmediğini deneyimleyebilir.
Ve kendi menfaatlerinin ötesinde bir yaşamın mümkün olduğunu gördüğünde, gerçek anlamda toplumsal sorumluluk taşımaya başlayabilir.
Cumhuriyet’in aydınlanma idealinin insanın yaşamında karşılık bulduğu yerlerden biri de tam burasıdır: Kendi aklını kullanabilen, kendi vicdanını dinleyebilen, kendi yanılgılarıyla yüzleşebilen ve özgürlüğünü başkalarının özgürlüğüne saygıyla yaşayabilen insan.
Bir toplumun geleceği hakkında umutlu olabilmek için kusursuz insanlara ihtiyacımız yok. Yanılabildiğini kabul edebilen, öğrenmeye devam eden, kendi davranışlarının sorumluluğunu taşıyan, bilgiye ve emeğe saygı duyan insanlara ihtiyacımız var.
Çünkü kusursuz olduğunu düşünen insanın değişmek için pek az gerekçesi kalır. Kendi eksikliklerini görebilen insan ise yaşamı boyunca gelişebilir.
Cumhuriyet’in 103. yılında asıl üzerinde durmamız gerekenin bu olduğuna inanıyorum. Geçmişten devraldığımız değerleri yalnızca kutlamakla yetinmeden, onları insan ilişkilerinde, eğitimde, çalışma yaşamında, toplumsal dayanışmada ve kendi düşünce dünyamızda daha fazla karşılık bulur hale getirebilmeliyiz.
Ve şimdi bütün bu yazının ardından, okuyan herkesin yalnızca çevresine bakmasını değil, bir an için kendi içine de yönelmesini istiyorum.
Bir gün bütün unvanlarınız, maddi kazanımlarınız, sosyal çevreniz, insanların size gösterdiği ilgi ve kendiniz hakkında anlattığınız hikâyeler ortadan kalksa, geriye hangi değerleriniz kalırdı?
İnsanın kendisine vereceği yanıt, belki de yaşamının en önemli farkındalıklarından biri olabilir.
Çünkü insanın değeri, kendisi hakkında oluşturduğu anlatının büyüklüğüyle ölçülemez. Başkalarının ona gösterdiği ilgiyle, taşıdığı sıfatlarla ya da sahip olduğu imkânlarla da tam olarak açıklanamaz. İnsan, vicdanıyla, bilgisiyle, emeğiyle, başkalarının varlığına duyduğu saygıyla ve kendi yaşamının sorumluluğunu üstlenebilme cesaretiyle derinleşir.
Cumhuriyet bize aydınlanmanın kapısını açtı. O kapıdan geçebilmek için ise insanın önce kendi karanlığını görebilecek cesarete sahip olması gerekiyor.
Ve belki de bugün Cumhuriyet’in geleceğine bırakabileceğimiz en büyük katkı, kendisini her koşulda haklı gören, sahip olduklarıyla değer kazandığını sanan, kişisel menfaatlerini ahlaki ilkelerinin önüne koyan bir anlayışın yerine; aklıyla sorgulayan, vicdanıyla ayırt eden, emeğe saygı duyan, bilgiyi önemseyen ve insanlığın ortak değerlerini koruyabilen bir bilinç geliştirmektir.
Çünkü bir toplumun gerçek aydınlanması, insanların ne kadar çok şey bildiğiyle sınırlı değildir; bildiklerini ne kadar insanca yaşayabildikleriyle de ilgilidir.
Fatih ELİBOL




