Kahkaha Kaybolduğunda, Ruh Sessizleşir
İnsan önce gülmeyi bırakmaz; önce yaşamın mucizesini görmeyi bırakır. Kahkaha yalnızca bir ses değildir. Varlığın, kendisini yeniden hatırlama biçimidir.
Bir insanın kaybettiği ilk şey kahkahası değildir; yaşamla kurduğu bağdır.
Dünyaya gelen hiçbir çocuk gülmeyi öğrenmek zorunda değildir.

Henüz konuşamazken güler.
Henüz yürüyemezken kahkaha atar.
Henüz hiçbir başarı elde etmemişken mutludur.
Çünkü insanın doğal hâli ne ciddiyettir ne kaygıdır ne de sürekli kendini ispat etme çabasıdır. Doğal hâli oyundur, meraktır, sevgidir ve yaşamın akışıyla kurduğu güven ilişkisidir.
Peki sonra ne olur?
Hangi gün bir çocuk, kahkahasını saklaması gerektiğine inanmaya başlar?
Hangi öğretmen, hangi aile, hangi ilişki, hangi iş hayatı ona “büyümek ciddi olmaktır” fikrini öğretir?
Belki de yetişkinlik sandığımız şey, yalnızca uzun zamandır taşıdığımız maskelerin adıdır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde yapılan nörobilim araştırmaları, insan beyninin tehdit algısı altındayken öğrenme, üretme ve yaratıcı düşünme kapasitesinin belirgin biçimde düştüğünü gösteriyor. Beyin hayatta kalmaya odaklandığında gelişmeye odaklanamaz. Sürekli alarm hâlinde yaşayan bir sinir sistemi, yaşamı deneyimlemek yerine yalnızca onu yönetmeye çalışır.
Belki de bu yüzden birçok insan yaşıyor gibi görünür; ancak uzun zamandır gerçekten yaşamıyordur.
İşte tam bu noktada kahkaha sıradan bir duygu değildir.
Kahkaha, bedenin “Artık güvendesin.” deme biçimidir.
Bir insan gerçekten güldüğünde yalnızca yüz kasları hareket etmez. Nefesi değişir. Kalbin ritmi yumuşar. Kortizol azalır. Oksitosin ve endorfin salgılanır. Beden yeniden ilişki kurmaya, bağ kurmaya ve yaşamı hissetmeye başlar.
Bu nedenle kahkaha yalnızca bir sonuç değildir.
Bazen en büyük şifanın başlangıcıdır.
Koçluk çalışmalarında insanlara sıkça şu soruyu sorarım:
Hayatınızda en son ne zaman hiçbir neden olmadan güldünüz?
Sorunun ardından çoğu zaman uzun bir sessizlik olur.
Çünkü insanlar en son ne zaman gerçekten güldüklerini hatırlayamazlar.
Oysa düşünün…
Ne zamandan beri kahkahalarınızı ölçmeye başladınız?
Ne zamandan beri mutlu görünmek yerine güçlü görünmeyi seçtiniz?
Ne zamandan beri “başarılı olmak” ile “yaşamaktan keyif almak” arasındaki farkı unuttunuz?
Ne zamandan beri kalbinizin sesinden çok zihninizin gürültüsünü dinliyorsunuz?
Bir başka soru daha…
Çevrenizde sizi daha çok güldüren insanlar mı var, yoksa sürekli daha çok kaygılandıran insanlar mı?
Çünkü insan yalnızca bulunduğu ortamın havasını değil, duygusal iklimini de solur.
Sürekli eleştirilen biri zamanla kendisini eleştirmeye başlar.
Sürekli yargılanan biri, kendi iç sesini bir yargıca dönüştürür.
Sürekli korkuyla yaşayan biri ise, güvenmeyi unutabilir.
Ancak bunun tam tersi de mümkündür.
Sevginin bulunduğu yerde beden gevşer.
Kabulün bulunduğu yerde zihin yavaşlar.
Kahkahanın bulunduğu yerde ruh yeniden nefes almaya başlar.
Belki de bu yüzden kadim öğretiler bilgeliği çoğu zaman sessizlikte ararken, yaşamın kendisini kahkahada bulmuştur.
Çünkü yaşam çok ciddiye alınacak kadar ağır değildir.

Yaşam, hissedilecek kadar derindir.
Belki bugün kendinize başarı hedefleri koymadan önce başka bir soru sormalısınız:
Son zamanlarda hangi başarınız, içinizdeki çocuğu yeniden güldürdü?
Eğer bu soruya verecek bir cevabınız yoksa, belki de kaybettiğiniz şey zaman değildir.
Belki para da değildir.
Belki yalnızca kendinizden biraz uzaklaştınız.
Ve insanın eve dönüşü bazen büyük kararlarla başlamaz.
Bazen yalnızca içten gelen küçük bir tebessümle başlar.
Çünkü dua yalnızca gökyüzüne kaldırılan eller değildir.
Bazen hiçbir sebep yokken dudaklarda beliren bir gülümseme de insanın varoluşa ettiği en sessiz duadır.




