İnsan Neden Kendi Değerini Başkalarının Ellerine Bırakır?
İlişkilerde, aile içinde, iş hayatında ve modern yaşamın görünmeyen baskıları arasında insanın özdeğerini nasıl kaybettiği ve yeniden nasıl hatırlayabileceği üzerine
Hayatın en büyük paradokslarından biri şudur: İnsan dünyaya değerli olarak gelir, ancak yaşamının büyük bir bölümünü değerli olduğunu hatırlamaya çalışarak geçirir.
Bir bebeği izlediğinde bunu net biçimde görebilirsin. Varlığını ispatlamaya çalışmaz. Kendini başkalarıyla kıyaslamaz. Sevilebilir olup olmadığını sorgulamaz. Değerli olmak için daha başarılı, daha güçlü, daha güzel ya da daha zeki olması gerektiğine inanmaz. Vardır ve varlığı yeterlidir.

Sonra hayat başlar.
Önce aile sistemi devreye girer. İnsan kendisini kendi gözlerinden önce ailesinin gözlerinden görmeye başlar. Bazı çocuklar takdir edilerek büyür, bazıları kıyaslanarak. Bazıları dinlenerek büyür, bazıları susturularak. Bazıları hata yaptığında öğrenmeye teşvik edilir, bazıları hata yaptığında sevgiyi kaybetme korkusuyla tanışır.
Bir ailede kardeşlerden biri “başarılı çocuk”, diğeri “sorunlu çocuk”, bir başkası “sessiz çocuk” olarak tanımlanabilir. Bu etiketler yıllar boyunca kişinin kimliğine dönüşebilir. Çocuk büyür, üniversite bitirir, kariyer sahibi olur, belki kendi ailesini kurar; ancak yıllar önce üzerine yapışan o görünmez etiket hâlâ onunla yaşamaya devam eder.
Bir mentör olarak insanların yaşam hikâyelerini dinlediğimde sık sık aynı gerçekle karşılaşıyorum. İnsanların bugün yaşadığı birçok zorluk bugünün meselesi değildir. Bugün yalnızca sahnedir. Hikâye çok daha önce başlamıştır.
Şimdi kendine şu soruyu sor:
Çocukluğunda en çok ne için takdir edilirdin?
Başarın için mi?
Sessizliğin için mi?
Fedakârlığın için mi?
Uyumlu olman için mi?
Sorunun cevabı önemsiz gibi görünebilir. Ancak bu soruya verdiğin cevap, bugün kendini hangi şartlarda değerli hissettiğini anlamana yardım edebilir.
Eğer yalnızca başarılı olduğunda takdir edildiysen, bugün de başarıyı değerle eşleştiriyor olabilirsin.
Eğer sürekli başkalarını mutlu ettiğinde kabul gördüysen, bugün de sınır koymakta zorlanıyor olabilirsin.
Eğer güçlü görünmek zorunda kaldıysan, bugün yardım istemeyi zayıflık gibi algılıyor olabilirsin.
İnsan davranışlarının en ilginç taraflarından biri budur. Geçmiş, geçmişte kalmaz. Geçmiş çoğu zaman davranış kalıplarına dönüşerek bugünün içine taşınır.
Bu durumu Transaksiyonel Analiz perspektifinden ele aldığımızda yaşamın erken dönemlerinde verilen kararlar görünür hale gelir. İnsan bazen farkında olmadan yaşamını yöneten cümleler oluşturur:
“Yeterince başarılı olursam değerli olurum.”
“Herkesi mutlu edersem kabul edilirim.”
“Hata yapmazsam sevilirim.”
“Güçlü görünürsem güvende olurum.”
Bu kararlar yıllarca sorgulanmadan çalışır. İnsan artık onları düşünmez bile. Onlar insanı düşünür.
İşte bu yüzden bazı insanlar durmadan çalışır. Bazıları sürekli açıklama yapar. Bazıları herkesi memnun etmeye çalışır. Bazıları eleştiriden korkar. Bazıları ise görünür olmak için bitmek bilmeyen bir mücadele verir.
Çünkü davranışın altında çoğu zaman görünmeyen bir ihtiyaç vardır.
Değerli hissetmek.
Fakat modern dünya bu ihtiyacı daha da karmaşık hale getirmiştir.
Bundan yüz yıl önce insanın kendisini kıyaslayabileceği çevre sınırlıydı. Mahallesi, ailesi, iş çevresi… Bugün ise bir insan sabah uyandığında dünyanın dört bir yanındaki insanların başarılarıyla, bedenleriyle, yaşam tarzlarıyla ve vitrine koydukları mutluluklarıyla karşılaşıyor.
Sosyal medya yalnızca bir teknoloji değildir. Aynı zamanda insanın özdeğerini sürekli test eden görünmez bir aynaya dönüşebilir.

Kaç kişi beğendi?
Kaç kişi yorum yaptı?
Kaç kişi izledi?
Kaç kişi takip etti?
Sorular değişiyor gibi görünse de özünde aynı yere çıkıyor:
“Görülüyor muyum?”
“Önemli miyim?”
“Değerli miyim?”
Oysa burada çok kritik bir ayrım vardır.
Görülmek ile değerli olmak aynı şey değildir.
Takdir edilmek ile değerli olmak aynı şey değildir.
Sevilmek ile değerli olmak aynı şey değildir.
Başarılı olmak ile değerli olmak aynı şey değildir.
Ancak insan bu ayrımı kaybettiğinde yaşamını başkalarının kararlarına teslim etmeye başlar.
Bir yöneticinin yorumu gününü belirler.
Bir müşterinin geri bildirimi özsaygısını belirler.
Bir partnerin ilgisi kendisine bakışını belirler.
Bir paylaşımın aldığı etkileşim ruh halini belirler.
Ve insan fark etmeden kendi değerinin direksiyonunu başkalarına bırakır.
Bu noktada sana başka bir soru sormak istiyorum.
Bugün seni en çok etkileyen eleştiri neydi?
Bir insanın söylediği hangi cümleyi hâlâ hatırlıyorsun?
Neden onu hatırlıyorsun?
Gerçekten o cümle mi bu kadar güçlüydü?
Yoksa o cümle senin içinde zaten var olan bir şüpheye mi dokundu?
Bu sorunun cevabı son derece önemlidir.
Çünkü çoğu zaman insanı yaralayan ok değil, okun temas ettiği yerdir.
Gestalt perspektifinden baktığımızda da benzer bir gerçek görünür hale gelir. İnsan tamamlanmamış deneyimlerini taşır. Görülmediğini hissettiği anları taşır. Duyulmadığını hissettiği anları taşır. Takdir edilmediğini düşündüğü anları taşır. Ve bugünkü olaylar bazen geçmişten gelen bu deneyimlerin yeniden görünür hale gelmesine neden olur.
Bu yüzden aynı olay iki farklı insan üzerinde iki farklı etki yaratır.
Birisi eleştiriyi gelişim fırsatı olarak görür.
Diğeri günlerce kendisini sorgular.
Birisi reddedilmeyi bir tercih olarak değerlendirir.
Diğeri kendi değersizliğinin kanıtı gibi yaşar.
Olay aynıdır.
Anlam farklıdır.
İnsan çoğu zaman yaşadığı olaylarla değil, o olaylara yüklediği anlamlarla yaşar.
Bir koç olarak baktığımda insanların çoğunun cevaptan önce farkındalığa ihtiyaç duyduğunu görüyorum. Çünkü fark edilmeyen davranış kalıpları kader gibi görünür. Fark edilen davranış kalıpları ise seçim alanı yaratır.
Bir mentör olarak baktığımda ise şunu görüyorum: İnsanların büyük bölümü kendilerini geliştirmeye çalışıyor ancak çok azı kendisiyle ilişkisini geliştiriyor.
Oysa yaşamın kalitesi çoğu zaman insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin kalitesidir.
Şimdi bir kâğıt almanı istiyorum.
Ve şu cümleyi tamamla:
“Ben ancak ………………………….. olduğumda değerliyim.”
Boşluğu doldur.
Başarılı olduğumda mı?
Sevildiğimde mi?
Takdir edildiğimde mi?
İşe yaradığımda mı?
Fedakârlık yaptığımda mı?
Güçlü göründüğümde mi?
Bu cümle sana yaşamın boyunca taşıdığın görünmez sözleşmelerden birini gösterebilir.
Ve şimdi son soruya gelelim.
Bugün sahip olduğun bütün ünvanlar senden alınsa…
Tüm başarıların ortadan kalksa…
Kimse seni alkışlamasa…
Kimse seni övmeseydi…
Yine de kendini değerli hissedebilir miydin?
Bu soruya verdiğin cevap, özdeğerinin dışarıdan mı içeriden mi beslendiğini gösterebilir.
Çünkü insanın değeri bir makamla başlamaz.
Bir ilişkiyle oluşmaz.
Bir maaşla büyümez.
Bir eleştiriyle azalmaz.
Bir övgüyle çoğalmaz.
İnsanın değeri, sahip olduklarından önce varlığında bulunur.
Ve insan bazen hayatındaki en büyük özgürlüğü, kendi değerini başkalarının ellerinden geri aldığı gün yaşamaya başlar. O gün artık daha az sevilmez, daha az başarılı olmaz ya da daha az görünür hale gelmez. O gün yalnızca şunu hatırlar:
“Ben değerli olmak için bir şeye dönüşmek zorunda değilim. Değer, zaten varoluşumun özünde bulunuyor.”





