Yaşamı Ertelemek, Yaşamaktan Vazgeçmektir
İnsan çoğu zaman hayatını kaybetmez; hayatla kurduğu bağı zayıflatır. Gerçek dönüşüm ise geçmişi değiştirmekle değil, geçmişin bugünkü seçimlerimizi yönetmesine izin vermemekle başlar.
Hayatın insana öğrettiği en büyük hakikatlerden biri, zamanın yalnızca ileriye doğru aktığı değildir. Asıl hakikat, zamanın akmasına rağmen insanın bazen yıllarca aynı duygunun, aynı korkunun, aynı kırgınlığın ve aynı hikâyenin içinde yaşamaya devam edebilmesidir. Takvimler değişir, mevsimler değişir, şehirler değişir, insanlar değişir; ancak insan, geçmişte yaşadığı tek bir deneyimi bugünün gerçeği gibi taşımaya devam ettiğinde, aslında değişen yalnızca tarihler olur.

Oysa yaşam, hiçbir zaman geçmişte yaşanmış olanın tekrarı olmak için bize verilmedi. Yaşam, her sabah yeniden doğabilme ihtimalidir. Her nefes, daha önce verilmemiş yeni bir cevaptır. Her gün, dünkü insan olarak kalmak zorunda olmadığımızı hatırlatan sessiz bir davettir.
Peki neden çoğu insan bu daveti duyamıyor?
Çünkü zihnimiz, bizi korumak isterken çoğu zaman bizi sınırlandırmayı öğrenir. Bir gün incindiğimiz için yeniden güvenmekten çekiniriz. Bir gün reddedildiğimiz için sevgimizi göstermeyi erteleriz. Bir gün kaybettiğimiz için yeniden bağ kurmaktan korkarız. Böylece geçmiş, yalnızca bir hatıra olmaktan çıkar; bugünkü kararlarımızı yöneten görünmez bir otoriteye dönüşür.
Koçlukta en çok karşılaştığım yanılgılardan biri şudur: İnsanlar yaşadıkları olayların hayatlarını belirlediğine inanırlar. Oysa hayatımızı belirleyen çoğu zaman olayların kendisi değildir; o olaylarla kurmaya devam ettiğimiz ilişkidir. Geçmiş değişmez. Yaşanmış olan yaşanmıştır. Ancak geçmişin bugünkü seçimlerimizi yönetmesine izin verip vermemek, bugünden sonra yaşayacağımız hayatın en önemli belirleyicisidir.
İşte bu yüzden kendinize şu soruları sormanızı isterim:
Bugün hangi korkunuz, sevginizden daha güçlü?
Hangi eski kırgınlığınız, yeni bir başlangıcın önünde bekliyor?
Hangi cümlenizi yıllardır söylemeyi erteliyorsunuz?
Kime sarılmayı bekliyorsunuz?
Kimden özür dilemeyi erteliyorsunuz?
Kime teşekkür etmeyi unutuyorsunuz?
Ve en önemlisi…
Bugün gerçekten yaşamak istediğiniz hayatı mı yaşıyorsunuz, yoksa bir zamanlar yaşadığınız bir acının sizi yaşamaya ikna ettiği hayatı mı?
Bu soruların doğru ya da yanlış cevabı yoktur. Ancak dürüst cevapları vardır. Dönüşüm de tam orada başlar.
Çünkü yaşam, korkunun izin verdiği kadar değil, sevginin cesaret ettiği kadar genişler.
İnsan, sevdiğini söyleyebildiğinde değişir.
Affedebildiğinde değişir.
Yardım isteyebildiğinde değişir.
Yanıldığını kabul edebildiğinde değişir.
Kalbini yeniden açabildiğinde değişir.
Bütün bunların ortak noktası ise tek bir kelimedir: bağ.
İnsan önce kendisiyle bağ kurar.
Sonra yaşamla bağ kurar.
Sonra başkalarıyla bağ kurar.
Bağ güçlendikçe güven büyür.
Güven büyüdükçe cesaret doğar.
Cesaret doğdukça insan, korkularının değil değerlerinin yön verdiği bir hayat yaşamaya başlar.
Belki de bugün beklediğiniz büyük mucize, dışarıdan gelecek olağanüstü bir değişim değildir. Belki mucize, yıllardır ertelediğiniz tek bir telefon görüşmesidir. Belki içten söylenmiş bir “Seni seviyorum.” cümlesidir. Belki uzun zamandır taşımaktan yorulduğunuz bir yükü bırakmaktır. Belki yalnızca sevdiğiniz bir insanın elini biraz daha sıkı tutmaktır.
Hayat, mükemmel olduğunda değerli değildir. Hayat, paylaşılabildiğinde değerlidir. Sevgi ifade edildiğinde çoğalır. Şefkat gösterildiğinde iyileştirir. Umut paylaşıldığında bulaşıcı olur.

Bu yüzden bugünü yalnızca bir gün olarak görmeyin.
Bugünü, yaşamı yeniden seçebileceğiniz bir eşik olarak görün.
Kalbinizin sesini ertelemeyin.
Sevginizi geciktirmeyin.
Minnettarlığınızı içinizde tutmayın.
Affedebiliyorsanız affedin.
Sarılabiliyorsanız sarılın.
Konuşabiliyorsanız konuşun.
Çünkü yaşam, bir gün sona ereceği için değil; tam da şu an bütün güzelliğiyle önümüzde durduğu için kıymetlidir.
Ve belki de insanın bu dünyadaki en büyük sorumluluğu, daha uzun yaşamak değildir.




