İnsan Neden Artık Birbirine Ulaşamıyor?
Bayramlar, aile ilişkileri, modern yaşam ve insanın aynı sofrada oturduğu insanlara bile içten içe nasıl uzaklaşmaya başladığı üzerine
Bir zamanlar bayram sabahları başka başlardı.
Evlerin ışıkları erkenden yanardı. Mutfaktan gelen kokular sokağa karışırdı. Aynı evin içinde üç kuşak yaşardı. Çocuklar büyüklerinin ellerini öpmek için sıraya girer, sofralar yalnızca yemek için değil, birlikte olmak için kurulurdu. İnsanlar birbirlerinin hayatını gerçekten bilirdi. Kimin canı sıkkın, kimin yükü ağır, kimin içinde sessiz bir kırgınlık var hissederlerdi.

Çünkü insanlık uzun yıllar boyunca yalnızca aynı şehirlerde yaşamadı. Birbirinin içinde yaşadı.
Bugün dünya bambaşka bir yere doğru gidiyor.
Araştırmalar modern insanın tarihin en bağlantılı döneminde yaşarken aynı zamanda en yalnız dönemlerinden birini yaşadığını gösteriyor. İnsanlar artık binlerce kişiye saniyeler içinde ulaşabiliyor, görüntülü konuşabiliyor, dünyanın öbür ucundaki bir hayatı anında görebiliyor; yine de içten içe görülmediğini hissediyor.
Dünya Sağlık Örgütü son yıllarda yalnızlığı modern çağın büyüyen ruhsal ve toplumsal krizlerinden biri olarak ele almaya başladı. Çünkü insan yalnızca fiziksel olarak yalnız kalmıyor. Kalabalıkların içinde de yalnızlaşabiliyor.
Bugün aynı evin içinde yaşayan insanlar bile birbirine ulaşmakta zorlanıyor.
Bir odada baba telefonuna bakıyor. Anne başka bir düşüncenin içinde kayboluyor. Çocuk ekranın içine çekiliyor. Aynı sofrada oturan insanlar birbirinin gözlerine daha az bakıyor. Aynı evin içinde yaşayan insanlar birbirlerinin iç dünyasını daha az biliyor.
Ve insan fark etmeden yaşam değişiyor.
Eskiden büyük aileler vardı. Aynı mahallede yaşayan akrabalar, birbirinin çocuğunu büyüten komşular, akşam kapısı çalınmadan girilen evler vardı. İnsanlar yalnızca özel günlerde değil, yaşamın içinde birbirine temas ederdi.
Şimdi insanlar bayram geldiğinde birbirine yaklaşmak yerine uzaklaşmak istiyor. Çünkü insanın içindeki yorgunluk artık yalnızca bedensel değil. Duygusal.
Bazıları sessizce tatile gidiyor. Bazıları “dinlenmeye ihtiyacım var” diyor. Bazıları ailesinden uzaklaşmayı huzur sanıyor. Çünkü insan uzun süredir aynı sofrada oturduğu halde duyulmadığı ilişkilerin içinde yoruluyor.
İşte modern insanın en görünmeyen kırılmalarından biri burada başlıyor.
İnsanlar birlikte yaşamayı sürdürüyor; birbirine ulaşmayı kaybediyor.

Transaksiyonel Analiz yaklaşımı insan ilişkilerinin bu görünmeyen tarafını çok net gösteriyor. İnsanlar çoğu zaman bugünkü yaşlarıyla iletişim kurmuyor. Geçmişte öğrendikleri ilişki diliyle konuşuyorlar. Bazıları sevgiyi hiç göstermemeyi güç sanıyor. Bazıları sessizliği olgunluk zannediyor. Bazıları duygularını ifade etmeyi zayıflık gibi hissediyor. Bazıları yıllarca haklı kalmaya çalışırken ilişkiyi kaybettiğini fark etmiyor.
Ve zamanla aynı aile içinde insanlar birbirine yabancılaşmaya başlıyor.
Gestalt yaklaşımı ise başka bir gerçeği görünür hale getiriyor. İnsan zihni tamamlanmamış hiçbir duyguyu tamamen bırakmıyor. Söylenmeyen cümleler, yarım kalan konuşmalar, yıllarca ifade edilmeyen kırgınlıklar insanın içinde yaşamaya devam ediyor.
Bu yüzden bazı insanlar bayram sofralarında sessizce yoruluyor.
Çünkü masada yalnızca insanlar oturmuyor. Yıllardır konuşulmayan duygular da oturuyor.
Bugün dünya hızlandı. İnsanlar daha çok çalışıyor, daha çok yetişmeye çalışıyor, daha çok görünür olmaya uğraşıyor. Fakat insan ruhu hızlandıkça derinleşmiyor. Yoruluyor.
Çünkü insanın gerçek ihtiyacı hiçbir zaman yalnızca başarı olmadı.
İnsan:
* duyulmak,
* anlaşılmak,
* hissedilmek,
* güvenmek,
* ait hissetmek
istedi.
Ve belki de modern insanın en büyük yoksulluğu tam burada oluştu.
İnsan artık birçok şeye sahip olabiliyor; fakat derin bağlar kurmakta zorlanıyor.
Bu yüzden bugün:
* koçluk,
* mentörlük,
* takım koçluğu,
* liderlik gelişimi,
* insan davranışları,
* iletişim becerileri,
* duygusal farkındalık
alanları her zamankinden daha önemli hale geliyor.
Çünkü insan ilişkileri yalnızca aynı ortamda bulunarak güçlenmiyor. İnsanların birbirini gerçekten duyabilmesiyle güçleniyor.
Gerçek liderlik de burada başlıyor. Gerçek aile olmak da…
Bir insanın içindeki savaşı görebilmek…
Kırgınlığın arkasındaki sessizliği hissedebilmek…
Haklı çıkmaya çalışmadan dinleyebilmek…
Ve bir insanı değiştirmeye uğraşmadan yanında kalabilmek…
Belki de bayramların gerçek anlamı buydu.
İnsanın yeniden “biz” olabilmesi…
“Yurtta barış, cihanda barış” sözü yalnızca toplumlar için söylenmiş büyük bir ideal değildir. İnsan ilişkilerinin de en derin ihtiyacıdır. Çünkü kendi içinde savaş yaşayan biri, bulunduğu her ilişkiye o savaşı taşır. İçinde huzur taşıyan biri ise bulunduğu alanı sakinleştirir.
Belki de bu bayram insanın gerçekten kendisine dönmesi için bir fırsattır.
Uzun zamandır kimi dinlemediğini fark etmesi için…
Kime sevgisini göstermediğini görebilmesi için…
Hangi ilişkide yalnızlaştığını hissedebilmesi için…
Ve en çok da kendi içindeki sessizliği yeniden duyabilmesi için…




