İnsan Neden Kendisi Gibi Davranamaz?
İlişkilerde, iş hayatında ve sosyal yaşamda sürekli uyum sağlamaya çalışan insanın görünmeyen baskısı üzerine
İnsan bazen yalnızca yorulmuyor.
Kendisini sürekli kontrol etmekten tükeniyor.
Bir ortamda konuşmadan önce cümlelerini düşünüyor.
Bir ilişkide duygularını ölçerek gösteriyor.
Bir toplantıda fazla görünmemeye çalışıyor.
Bir aile ortamında gerçek düşüncelerini içinde tutuyor.

Ve zamanla insanın içinde sessiz bir alışkanlık oluşuyor:
“Dikkatli davranmalıyım.”
Bugünün dünyasında birçok insanın taşıdığı görünmeyen baskılardan biri tam burada başlıyor.
Sürekli uyum sağlamak…
Sürekli doğru görünmeye çalışmak…
Sürekli insanları rahatsız etmemeye çalışmak…
İnsan bir süre sonra çevresine uyum sağlarken kendi doğallığından uzaklaşmaya başlıyor.
Bir düşün…
Sen en son ne zaman bir ortamda tamamen rahat hissettin?
Ne zaman konuşurken söylediklerini tekrar düşünmedin?
Ne zaman bir insanın yanında kendini filtrelemeden var olabildin?
Bu sorulara verdiğin cevap, yaşamındaki birçok ilişkinin neden içten içe baskı oluşturduğunu fark etmene yardımcı olabilir.
Çünkü insan yalnızca iletişim kurmuyor.
Aynı zamanda kabul görmek için bir davranış biçimi geliştiriyor.
Çocukluk boyunca eleştirilen biri, yetişkinlikte hata yapmaktan yoğun şekilde çekinebiliyor.
Duygularını açıkça gösterdiğinde yargılanan biri, ilişkilerde kendisini geri planda tutabiliyor.
Sürekli uyum sağlayarak sevgiye ulaşan biri, zamanla gerçek duygularını göstermekte zorlanabiliyor.
Ve insanın içinde görünmez bir iç ses oluşuyor:
“Daha kontrollü olmalıyım.”
“Yanlış anlaşılmamalıyım.”
“Fazla görünmemeliyim.”
“İnsanları rahatsız etmemeliyim.”
İşte modern insanın en derin baskılarından biri burada oluşuyor.
Çünkü insan ruhu yalnızca uyum sağlamak için var olmadı.
Doğal hissedebilmek, kendisini özgürce ifade edebilmek ve olduğu haliyle kabul görmek de insanın temel ihtiyaçlarından biri.

Bir düşün…
Kimlerin yanında daha dikkatli davranıyorsun?
Kimlerin yanında sürekli kendini topluyorsun?
Kimlerin yanında gerçek düşüncelerini içinde tutuyorsun?
Bu sorulara verdiğin cevap, yaşamındaki ilişkilerin hangi tarafının seni büyüttüğünü hangi tarafının seni daralttığını fark ettirebilir.
Çünkü insanın kendisiyle kurduğu iletişim değişmeye başladığında, yaşamındaki ilişkiler de dönüşmeye başlıyor.
Transaksiyonel Analiz çalışmaları, insanın ilişkilerde tekrar ettiği iletişim rollerini görünür hale getiriyor.
İnsan bazen fark etmeden yaşamının büyük bölümünü “uyum sağlayan tarafıyla” sürdürüyor.
Gestalt yaklaşımı ise bastırılan duyguların tamamen kaybolmadığını, bedenin ve ilişkilerin içinde taşınmaya devam ettiğini fark ettiriyor.
İnsan susturduğu taraflarının yaşam enerjisinin önemli bir bölümünü oluşturduğunu görmeye başlıyor.
Koçluk süreci, insanın kendi iç sesini daha net duyabilmesine alan açıyor.
Güçlü sorular aracılığıyla kişinin kendi farkındalığını büyütmesine destek oluyor.
İnsan, yaşamındaki tekrar eden iletişim döngülerini kendi cevaplarının içinden görmeye başlıyor.
Mentorluk sürecinde ise yaşam deneyimi, insan davranışları, iletişim bilgisi ve bilimsel yaklaşım bir araya geliyor.
İnsan yalnızca kendisini anlamıyor; yaşamını daha bilinçli kurabilmek için daha geniş bir perspektifle buluşuyor.
Çünkü bazı insanlar hayatları boyunca kabul görmek için kendilerini değiştiriyor.
Bazıları ise bir noktada şunu fark ediyor:
İnsan kendisinden uzaklaştıkça, yaşamın içinde daha görünmez hissetmeye başlıyor.
Ve bazen insanın hayatındaki en büyük dönüşüm,
ilk kez hiçbir rol taşımadan da rahat hissedebildiğinde başlıyor.




