Haklı Çıkmak mı İstiyorsun, Mutlu Olmak mı?
İnsanların hayatlarını değiştirmeye çalışırken fark etmeden aynı oyunun içinde kalmaya devam etmelerinin görünmeyen nedeni
İnsan zihninin en ilginç özelliklerinden biri, kendisini gerçeğin peşinde koşuyor zannetmesine rağmen çoğu zaman gerçeği değil, kendi kurduğu hikâyeyi korumaya çalışmasıdır. Bu cümle ilk bakışta iddialı görünebilir. Hatta birçok insanın içinde küçük bir itiraz bile uyandırabilir. Çünkü hiç kimse sabah uyandığında kendisine “Bugün gerçeklerden kaçacağım” demez. Tam tersine, insanlar genellikle dürüst olduklarına, olayları objektif değerlendirdiklerine ve hayatı olduğu gibi gördüklerine inanırlar. Ancak insan davranışlarını dikkatle incelediğinde bambaşka bir manzarayla karşılaşırsın.

Bir aile yemeğinde yıllardır süren kırgınlıkları düşün. Bir şirketin yönetim kurulunda tekrar tekrar yaşanan çatışmaları düşün. Boşanmak üzere olan bir çifti düşün. Kardeşler arasında yıllardır devam eden sessiz savaşları düşün. Hatta kendi hayatını düşün. Kaç kez aynı duygunun farklı insanlarla karşına çıktığını hatırlıyor musun? Kaç kez farklı isimler, farklı şehirler, farklı kurumlar ve farklı ilişkiler içinde olmana rağmen kendini aynı yerde buldun? Belki yine görülmediğini hissettin. Belki yine anlaşılmadığını düşündün. Belki yine emeğinin karşılığını alamadığına inandın. Belki yine haksızlığa uğradığını düşündün.
İşte tam burada insan davranışlarının en önemli sırlarından biri görünür hale gelmeye başlar. Çünkü yaşamın içerisinde tekrar eden şeyler çoğu zaman olaylar değildir. Tekrar eden şeyler duygulardır. İnsan aynı patronla karşılaşmaz. Aynı eşle karşılaşmaz. Aynı ortakla karşılaşmaz. Ancak aynı duyguyla karşılaşabilir. Ve çoğu zaman hayatımızı yöneten de olayların kendisi değil, olayların bizde uyandırdığı duygulardır.
Eric Berne, insanların oynadığı oyunları incelerken çok önemli bir keşif yaptı. Ona göre insanlar yalnızca iletişim kurmazlar; aynı zamanda belirli psikolojik sonuçlara ulaşmak için görünmez oyunlar oynarlar. Fakat yıllar boyunca Transaksiyonel Analiz’i, insan davranışlarını, liderliği, ilişkileri ve yaşam senaryolarını çalışırken fark ettiğim şey şu oldu: İnsanların oynadığı en güçlü oyunlar başkalarına karşı oynadıkları oyunlar değildir. Kendilerine karşı oynadıkları oyunlardır.

Çünkü insanın en büyük rakibi çoğu zaman dışarıdaki insanlar değildir. Kendi zihninde yıllar önce oluşmuş olan ve artık gerçekmiş gibi kabul ettiği hikâyelerdir.
Bir çocuk düşün. Küçük yaşlarda sürekli eleştirildiğini düşün. Ne yaparsa yapsın yeterli bulunmadığını, başarılarının sıradan kabul edildiğini ve yaptığı hataların büyütüldüğünü düşün. O çocuk büyüdüğünde yöneticisinin verdiği basit bir geri bildirimi neden kişisel algılıyor olabilir? Çünkü o geri bildirim yalnızca bugünün geri bildirimi değildir. Yıllar önce oluşmuş bir hikâyeye dokunuyordur.
Bir başka çocuk düşün. Sürekli kardeşleriyle kıyaslandığını düşün. Ne kadar başarılı olursa olsun bir başkasının daha başarılı olduğunun ona hatırlatıldığını düşün. Yıllar sonra sosyal medyada neden sürekli kendisini başkalarıyla kıyaslıyor olabilir? Çünkü artık kıyaslama dışarıdan yapılmıyordur. İçselleştirilmiştir. İnsanların söyledikleri bir süre sonra insanın kendi sesi haline gelir.
İşte yaşam senaryoları burada oluşmaya başlar.
Transaksiyonel Analiz’in en güçlü kavramlarından biri yaşam senaryosudur. Yaşam senaryosu, insanın çocukluk yıllarında kendisi, diğer insanlar ve hayat hakkında verdiği kararların toplamıdır. Bu kararlar çoğu zaman bilinçli değildir. Hiçbir çocuk oturup da “Ben bundan sonra değersiz olduğuma inanacağım” demez. Ancak yaşadıkları olaylardan belirli sonuçlar çıkarır. Kimisi “Sevilmek için başarılı olmalıyım” sonucuna ulaşır. Kimisi “İnsanlara güvenilmez” sonucuna ulaşır. Kimisi “Görülmek için mücadele etmeliyim” sonucuna ulaşır. Kimisi ise “Kendimi korumak için güçlü görünmeliyim” sonucuna ulaşır.
Yıllar geçer.
Çocuk büyür.
Üniversite bitirir.
İş hayatına atılır.
Yönetici olur.
Şirket kurar.
Evlilik yapar.
Çocuk sahibi olur.
Ancak çocukken yazılmış senaryo çoğu zaman sahnede kalmaya devam eder.
İnsanların büyük bölümü hayatlarını değiştirmeye çalışırken bu noktayı gözden kaçırır. Daha fazla para kazanırsa mutlu olacağını düşünür. Daha iyi bir ilişki kurarsa huzur bulacağını düşünür. Daha iyi bir şirkette çalışırsa değer göreceğini düşünür. Daha görünür olursa yeterli hissedeceğini düşünür. Ancak senaryo değişmediğinde dekor değişse bile oyun değişmez.
İşte bu yüzden bazı insanlar ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar içlerinde açıklayamadıkları bir boşluk hissi taşırlar. Dışarıdan bakıldığında her şey yolundadır. İyi bir kariyerleri vardır. İnsanlar onlara saygı duyar. Maddi anlamda güçlüdürler. Ancak içlerinde sessizce dolaşan bir soru vardır:
“Neden hâlâ yeterli hissetmiyorum?”
Bu soru insanlık tarihinin en eski sorularından biridir.
Çünkü mesele başarı değildir.
Mesele başarıya yüklenen anlamdır.
Mesele para değildir.
Mesele paranın temsil ettiği değerdir.
Mesele görünür olmak değildir.
Mesele görünür olmanın sağlayacağını düşündüğümüz duygudur.
İnsanlar çoğu zaman sonuçların peşinde koştuklarını düşünürler. Oysa sonuçların arkasındaki duyguların peşinden koşarlar.
Bir insan sürekli haklı çıkmak istiyorsa çoğu zaman mesele haklılık değildir. Çünkü haklı çıkmak bir ihtiyaç değildir. Haklı çıkmanın altında yatan duygu ihtiyaçtır. Belki görülmek istiyordur. Belki değer görmek istiyordur. Belki yeterli olduğunu hissetmek istiyordur. Belki de yıllardır taşıdığı bir eksikliği tamamlamaya çalışıyordur.
Bu nedenle hayatında tekrar eden çatışmalara bakarken olaylara odaklanma. Olayların sana ne hissettirdiğine bak. Çünkü oyunun kuralları orada saklıdır.
Belki de yıllardır aynı insanlarla değil, aynı duyguyla karşılaşıyorsundur.
Belki de yıllardır aynı problemi çözmeye çalışmıyorsundur.
Belki de yıllardır aynı hikâyeyi doğrulamaya çalışıyorsundur.
Ve insanın gerçek özgürlüğü tam burada başlar.
Yeni bir ilişki bulduğunda değil.
Yeni bir işe girdiğinde değil.
Yeni bir şehre taşındığında değil.
Kendi hikâyesini ilk kez fark ettiğinde.




