EKİM – İçindeki Sesi Duyabilecek Kadar Sessiz misin?

Ekim geldi.
Yılın içinde bazı zamanlar vardır; insanı ileriye çağırmaktan çok derine çağırır.
Ekim benim için böyle bir zaman.
Doğanın ritmi değişirken ben de her yıl aynı yere bakıyorum: İnsan kendi yaşamının içinde ne kadar uyanık? Verdiği kararların ne kadarı gerçekten kendisine ait? Kaç seçim geçmişten taşınan görünmez bir cümlenin devamı? Kaç arzu gerçekten kalpten geliyor? Kaç korku çoktan bitmiş bir hikayenin bugün hala yaşayan gölgesi?
Yıllardır insanı dinliyorum.
Bazen bir koç olarak.
Bazen bir mentör olarak.
Bazen akademinin disipliniyle insan davranışını, düşünceyi ve bilinci sorgulayarak.
Bazen de bir yazar olarak kelimelerin insanın içinde açabildiği görünmez kapıların peşinden giderek.
Ve yıllar içinde şunu gördüm:
İnsan kendisini anlattığı kadar tanımıyor.
Çünkü kendimizi anlatırken çoğu zaman hafızamızı anlatıyoruz.
Bize ne olduğunu…
Kimlerin bizi incittiğini…
Neleri başardığımızı…
Neleri kaybettiğimizi…
Nereden geldiğimizi…
Neye inandığımızı…
Sonra bütün bunları yan yana getirip adına “ben” diyoruz.
Peki bütün hikayeniz birkaç dakikalığına sessizleşseydi?
Geçmişiniz konuşmasaydı…
Korkularınız konuşmasaydı…
Ailenizden taşıdığınız sesler konuşmasaydı…
Toplumun sizden bekledikleri konuşmasaydı…
Başarılarınız ve başarısızlıklarınız konuşmasaydı…
İçinizden kim konuşurdu?
Bu soruyu Ekim’in ilk kapısına bırakıyorum.
Cevaplamanız için acele etmeyin.
Çünkü bazı soruların gücü cevabında değil, insanın içinde açtığı boşluktadır.
Bir soru gerçekten içinize girdiğinde zihnin alışılmış düzenini bozar. Yıllardır birbirine bağladığınız anlamların arasına sızar. Bir ilişkinize başka türlü bakarsınız. Bir sabah verdiğiniz kararın altında size ait olmayan eski bir korkuyu fark edersiniz. Bir insana duyduğunuz öfkenin ardında yıllardır görülmeyi bekleyen başka bir parçanızla karşılaşırsınız.
Ve bazen tek bir soru, yıllardır yerinden oynatamadığınız bir taşı hareket ettirir.
Ben bunu neden hala taşıyorum?
Bu hayatı kim için yaşıyorum?
Kendimi kanıtlamaya çalışmasaydım neyi seçerdim?
Kimse beni alkışlamasaydı yine aynı yolu yürür müydüm?
Kaybetmekten korkmasaydım neye yaklaşırdım?

Bugün sahip olduğum bütün kimlikler elimden alınsaydı, geriye kalan insanı sever miydim?
Bu soruların karşısında zihin hemen konuşmak ister.
Bırakın konuşsun.
Sonra biraz daha bekleyin.
İlk cevap çoğu zaman yıllardır tekrar ettiğimiz cevaptır.
Biraz daha derinde başka bir ses vardır.
Daha sessiz.
Daha yalın.
Kendisini kanıtlamaya ihtiyacı olmayan bir ses.
İnsanı dinlemenin bana öğrettiği en büyük sırlardan biri budur:
İnsan yeterince derin dinlendiğinde, kendi hakikatini duymaya başlar.
Belki kendimize de böyle yaklaşmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Kendimizi sürekli düzeltmeden.
Her duyguyu hemen anlamlandırmadan.
Her boşluğu doldurmadan.
Her soruya cevap yetiştirmeden.
İçimizde olanı duyabilecek kadar orada kalarak.
Çünkü çağımızın büyük yoksunluklarından biri sessizlik.
Etrafımızda milyonlarca kelime var.
Bildirimler, ekranlar, yorumlar, fikirler, öğretiler, tavsiyeler, uzmanlar, algoritmalar…
Her an birileri bize ne düşüneceğimizi, neyi isteyeceğimizi, neye öfkeleneceğimizi, nasıl görünmemiz gerektiğini fısıldıyor.
Bunca sesin içinde insan kendi sesini nasıl ayırt edecek?
Belki Ekim’in sorusu tam olarak burada derinleşiyor:
İçinizde duyduğunuz seslerin hangisi gerçekten sizin?
Bir düşünün.
Başarı dediğiniz şeyi size kim öğretti?
Sevgi dediğiniz şeyi ilk kimden gördünüz?
Güçlü olmak sizin için ne zaman duygularınızı saklamak anlamına geldi?
Değerli olmak ne zaman birilerinin sizi seçmesine bağlandı?
Kaybetmek neden bu kadar korkutucu oldu?
Tek başınalık neden bazı insanlar için kendi varlığıyla karşılaşmaktan daha ürkütücü hale geldi?
Ve bütün bunların ötesinde:
Hayatınızı gerçekten siz mi seçtiniz, yoksa size öğretilmiş bir hayatı çok iyi yaşamayı mı öğrendiniz?
İşte insan burada uyanmaya başlar.
Büyük sözlerin arasında değil.
Kendi hayatının küçük ayrıntılarında.
Bir tepki vermeden önce durabildiği birkaç saniyede.
Bir insanı gerçekten dinlediği anda.
Haklı çıkma ihtiyacının yükseldiğini fark ettiğinde.
Korkusunu sevgi sanmadığında.
Sahip olmayı bağ kurmakla karıştırmadığında.
Kendi yarasını başka bir insanın kaderine dönüştürmediğinde.
Bir sabah uyandığında yıllardır otomatik olarak yaptığı bir seçimin karşısında ilk kez durup:
“Neden?”
diye sorduğunda.
Bir insanın uyanışı bazen yalnızca bu kadar sessiz başlar.
Sonra hayatın tamamına yayılır.
Çünkü kendisini duymaya başlayan insan, karşısındakini de başka türlü dinlemeye başlar.
Dinlemeye başlayan insan daha az hüküm verir.
Merak etmeye başlar.
Sormaya başlar.
Görmeye başlar.
Ve insan gerçekten görmeye başladığında ilişkileri değişir.
Çocuklarıyla kurduğu bağ değişir.
Liderliği değişir.
Sevgisi değişir.
Gücü kullanma biçimi değişir.
Dünyaya bıraktığı iz değişir.
İnsanlığın dönüşümü dediğimiz o büyük kavram belki de böyle gerçekleşir:
Bir insanın bilincinde.
Sonra bir başkasında.
Sonra bir ailede.
Bir sınıfta.
Bir kurumda.
Bir toplumda.
İnsandan insana yayılan görünmez bir hatırlayış gibi…
Bu yüzden Ekim ayında size yeni cevaplar vermek istemiyorum.
Size sorular bırakacağım.
Belki bazıları huzurunuzu kaçıracak.
Bazıları yıllardır kapalı tuttuğunuz bir kapının önüne götürecek.
Bazıları cevaplanmadan haftalarca içinizde dolaşacak.
Bazıları ise tam hiç beklemediğiniz bir anda, hayatınıza başka gözlerle bakmanıza neden olacak.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan, hayatına yeni bir cevap eklemek değil; eski cevaplarının artık yetmediğini fark etmesini sağlayacak kadar güçlü bir soruyla karşılaşmaktır.
Ekim boyunca kendinize biraz daha yaklaşın.
Kendi sesinizi dinleyin.
Sessizliğinizden kaçmayın.
İnsanları cevap vermek için değil, anlamak için dinleyin.
Ve her gün kendinize bir soru sorun.
Bugünün sorusunu ben bırakıyorum:
Eğer hayatınız size verilmiş bütün cevaplardan özgürleşseydi, kendinize sormaya cesaret edeceğiniz ilk soru ne olurdu?
Orada kalın.
Belki kapı tam oradadır.




