Yaşam Kurgusu: Hayatını Gerçekten Sen mi Yönetiyorsun?
Kimimlerin yazdığını yaşıyorsun ?
Yaşam Kurgusu, Psikolojik Güvenlik Arayışı ve Özgürlüğün Sessiz Bedeli Üzerine Bir Yaşam Okuması
İnsan hayatının en büyük yanılgılarından biri, yetişkin olduğunda yaşamının direksiyonunu tamamen kendi eline aldığına inanmasıdır. Oysa yıllardır insan davranışlarını gözlemlediğimde tekrar tekrar aynı gerçekle karşılaşıyorum: İnsanların büyük bir bölümü hayatlarını yaşamıyor; yıllar önce yazılmış bir yaşam kurgusunu oynuyor. Farklı şehirlerde yaşıyorlar, farklı meslekler seçiyorlar, farklı insanlarla evleniyorlar, farklı şirketler kuruyorlar, farklı ülkelerde nefes alıyorlar; ancak senaryo değişmiyor. Oyuncular değişiyor, dekor değişiyor, zaman değişiyor, yalnızca hikâyenin özü aynı kalıyor.

Transaksiyonel Analiz’in kurucusu Eric Berne buna “yaşam kurgusu” adını verdi. Ben ise yıllardır bunun yalnızca psikolojik bir model olmadığını, insanın yaşamla kurduğu ilişkinin en görünmez haritası olduğunu görüyorum.
Çünkü insanı yöneten şey, çoğu zaman yaşadıkları değildir.
Yaşadıklarından sonra kendisi hakkında verdiği kararlardır.
Çocuk dünyaya bilgiyle gelmez.
Ancak olağanüstü bir anlam üretme yeteneğiyle gelir.
Anne bir gün sessiz kalır.
Çocuk, “Ben sevilmeye değmiyorum.” diye karar verebilir.
Baba yalnızca başarıyı alkışlar.
Çocuk, “Değer görmek istiyorsam kusursuz olmalıyım.” diye karar verebilir.
Evde öfke vardır.
Çocuk, “Sessiz kalırsam güvende olurum.” diye karar verebilir.
Bu kararların hiçbiri bilinçli değildir.
Hiçbiri yetişkin mantığıyla verilmez.
Ancak çocuk için bunlar hayatta kalma stratejileridir.
Sorun da tam burada başlar.
Çünkü çocuk büyür.
Bedeni büyür.
Bilgisi büyür.
Yetkinliği büyür.

Ancak hayatta kalmak için verdiği kararlar onunla birlikte büyümeye devam eder.
Ve bir gün artık onları karar olarak değil, kişiliği olarak yaşamaya başlar.
İşte yaşam kurgusu tam olarak budur.
Çocuklukta alınmış psikolojik kararların, yetişkinlikte karakter gibi görünmeye başlaması.
Fakat burada çok daha derin bir soru vardır.
İnsan neden bu senaryodan çıkamaz?
Bu sorunun cevabı yalnızca Transaksiyonel Analiz’de değildir.
Bu sorunun cevabı insanın varoluşunun en eski korkusunda saklıdır.
İnsan özgürlükten önce güvenliği seçer.
Bu cümle ilk bakışta sıradan görünebilir.
Ancak yaşamın tamamını değiştirecek kadar güçlüdür.
Dikkatle bak.
İnsan çoğu zaman mutlu olduğu insanları değil, kendisini güvende hissettirdiğini sandığı insanları seçer.
Sevdiği işi değil, kaybetmeyeceğini düşündüğü işi seçer.
Hakikâti değil, kendisini rahatsız etmeyecek inançları seçer.
Hatta çoğu zaman özgürlüğü değil, tanıdığı acıyı seçer.
Çünkü çocuk zihni için tanıdık olan, doğru olmak zorunda değildir.
Tanıdık olması yeterlidir.
İşte bu yüzden birçok insan yıllarca aynı ilişkiyi farklı isimlerle yaşar.
Farklı patronlarla aynı çatışmayı yaşar.
Farklı şehirlerde aynı yalnızlığı hisseder.
Farklı ortaklarla aynı hayal kırıklığını yaşar.
Çünkü değişen insanlar değildir.
Onları seçen yaşam kurgusudur.
Hayatın sana aynı dersleri tekrar tekrar vermesinin nedeni kader değildir.
Yaşam, sana ceza vermiyor.
Yaşam seni ödüllendirmiyor.
Yaşam yalnızca, hakkında inandığın şeyi sana göstermeye devam ediyor.
Çünkü insan gördüğüne inanmaz.
İnandığını görür.
İşte yaşam kurgusu tam da bu nedenle görünmezdir.
İnsan senaryosunu gerçeklik zanneder.
Oysa gerçeklik ile yorum arasındaki çizgi düşündüğümüzden çok daha incedir.
Bir çocuk, babasının yorgunluğunu “Ben yeterli değilim.” diye yorumlayabilir.
Bir başkası aynı olayı “Babam zor bir dönemden geçiyor.” diye okuyabilir.
Olay aynıdır.
Hayat değişmez.
Değişen, yaşamın yazarıdır.
Ve o yazar çoğu zaman altı yaşındaki bir çocuktur.
Belki de bugün kırk yaşında olan yetişkin bedeninin içinde hâlâ altı yaşındaki bir çocuk yaşamıyor.
Belki altı yaşındaki çocuğun verdiği kararlar yaşıyor.
İşte bunun için birçok insan geçmişi geride bıraktığını söylerken geçmiş hâlâ bugünü yönetmeye devam eder.
Çünkü geçmiş yaşanan olay değildir.
Geçmiş, olayın zihinde yaşamaya devam eden anlamıdır.
İşte bu nedenle özgürlük geçmişi unutmak değildir.
Geçmişe yeni bir bilinçle bakabilmektir.
Transaksiyonel Analiz’in en güçlü tarafı da burada başlar.
Çünkü yaşam kurgusu kader değildir.
Yaşam kurgusu yazılmıştır.
Yazılan her şey yeniden okunabilir.
Yeniden okunan her şey yeniden anlamlandırılabilir.
Yeniden anlamlandırılan her şey ise yeni seçimlere dönüşebilir.
Ancak bunun gerçekleşebilmesi için insanın önce çok zor bir gerçekle karşılaşması gerekir.
Hayatını yöneten şeylerin tamamı sana ait olmayabilir.
Belki bugün “Ben buyum.” dediğin şeylerin önemli bir bölümü, çocukluğunda hayatta kalabilmek için oluşturduğun psikolojik savunmalardır.
Belki mükemmeliyetçiliğin disiplin değildir.
Belki reddedilme korkusudur.
Belki herkesi kurtarma çaban sevgi değildir.
Belki çocukken alamadığın değeri kazanma girişimidir.
Belki sürekli güçlü görünme arzun cesaret değildir.
Belki yardım istemenin yasak olduğu eski bir evin sessiz mirasıdır.
Ve belki en çarpıcı olanı…
Hayatındaki tekrar eden insanlar tesadüf değildir.
Onlar yaşam kurgunun oyuncularıdır.
İşte bu noktada kendine dürüst olabilecek cesareti gösterebilirsen yaşam değişmeye başlar.
Çünkü artık suçlayacak kimse kalmaz.
Ne anne.
Ne baba.
Ne eski sevgili.
Ne patron.
Ne ekonomi.
Ne kader.
Artık yalnızca bir soru kalır.
Bugün hayatımı gerçekten ben mi yaşıyorum; yoksa yıllar önce korkmuş bir çocuğun benim adıma aldığı kararlar mı yaşamımı yönetiyor?
Bu soruya vereceğin cevap, bugüne kadar verdiğin bütün cevaplardan daha önemlidir.
Fakat burada durma.
Kendine şu soruları da sor.
Bir ilişki bittiğinde gerçekten o insanı mı özlüyorum, yoksa onun yanında hissettiğim kimliği mi?
Başarılı olmak mı istiyorum, yoksa çocukluğumda alamadığım onayı mı arıyorum?
Hayır diyemediğim insanlar gerçekten güçlü mü, yoksa ben hâlâ kabul edilmek için çabalayan bir çocuğun diliyle mi konuşuyorum?
Sürekli aynı insanlarla aynı çatışmayı yaşıyorsam, gerçekten sorun insanlar mı, yoksa onları seçen görünmez senaryom mu?
Bir konuda karar veremiyorsam seçenekler mi beni durduruyor, yoksa çocukken verdiğim “Yanlış yaparsam sevilmem.” kararı mı?
Kendimi özgür sanırken aslında güvenlik arıyor olabilir miyim?
İşte bu son soru, belki de yaşamının dönüm noktasıdır.
Çünkü insanın en büyük bağımlılığı insanlara değildir.
İnsanın en büyük bağımlılığı, psikolojik güvenlik hissinedir.
Bu yüzden yalnızca insanlara bağlanmaz.
Kimliklere bağlanır.
Başarılara bağlanır.
İnançlara bağlanır.
Acılarına bağlanır.
Haklı olmaya bağlanır.
Hatta kendi hikâyesine bile bağlanır.
Çünkü zihin şunu fısıldar:
“Bunu bırakırsan kim olacağını bilemezsin.”
Ve tam burada Krishnamurti’nin yıllar önce işaret ettiği hakikat yeniden görünür olur:
İnsan dışarıda olduğu kadar içeride de güvenlik aradığı için bağımlı olur.
İşte yaşam kurgusu da çoğu zaman bu güvenlik arayışının görünmez mimarıdır.
Çocukken seni koruyan kararlar, yetişkinliğinde seni hapsetmeye başladığında bile onları bırakmak istemezsin.
Çünkü zihin özgürlüğü değil, bildiğini seçer.
İşte bu yüzden birçok insan değişimi ister.
Ancak dönüşümden korkar.
Çünkü dönüşüm yalnızca yeni bir hayat istemez.
Eski kimliğin sessizce ölmesini ister.
Belki de gerçek soru hiçbir zaman “Hayatımı nasıl değiştirebilirim?” olmadı.
Belki gerçek soru şuydu:
Hayatımı yazan kişi gerçekten bugünkü ben miyim?
Yoksa yıllar önce korkmuş, incinmiş, sevilmek isteyen, görülmek isteyen, ait olmak isteyen küçük bir çocuk mu hâlâ benim adıma yaşamaya devam ediyor?
Bu sorunun cevabını bulduğun gün, yaşamın değişmeye başlamaz.
Önce onu kimin yazdığını görmeye başlarsın.
İnsan ancak o zaman ilk kez kalemi eline alabilir.
Ve belki de özgürlük…
Yeni bir hayat yazmak değildir.




